Risale-i Nur’u neşir vazifesi şahs-ı manevînindir

Bediüzzaman “Nur Talebelerinin şahs-ı manevîsi” dediği ikinci bir manevî şahsiyetten daha bahsetmekte ve Risalelerin neşri vazifesini yani Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini idare ve temsil görevini bu talebelerin oluşturduğu heyete vermektedir.

Risale-i Nur’u neşir vazifesi şahs-ı manevînindir

Fikrî haklar mevzuatı açısından Nur Risalelerinin neşri ve işlenmesi - 4 -

Risale-i Nur’u neşir vazifesi şahs-ı manevînindir

4. Aynı sayfadaki diğer bir mektup da şöyledir:

“Aziz, sıddık kardeşlerim,

Ecel muayyen olmadığı için, benim şiddetli hastalığım her vakit gelebilir diye, evvelce yazdığım vasiyetnamelerimi teyiden bu vasiyetname de şiddetli, dahilî bir hastalığımdan ihtar edildi. Ben de beyan ediyorum ki:

“Benim vefatımdan sonra, benim emaneten elimde bulunan Risale-i Nur sermayesi, hem mu’cizâtlı Kur’ân’ımızı tab ettirmek için Eskişehir’de muhafaza edilen sermaye, o Kur’ân’ın tevafukla ve fotoğrafla tab’ına ait. Yanımızdaki sermaye ise, Risale-i Nur’un sermayesidir. O sermaye, Cenâb-ı Erhamürrahimîne hadsiz şükür olsun ki, yetmiş küsur sene evvel, o zamanın âdetine muhalif olarak, kendim fakirliğimle beraber onların tayınlarını verdiğime bir ihsan ve lütf-u Rabbânî olarak, o zamandan elli altmış sene sonra Cenâb-ı Erhamürrâhimîn o örfî âdete muhalif kaidemi mânevî ve geniş Medresetü’z-Zehranın hâlis ve nafakasını temin edemeyen ve zamanını Risale-i Nur’a sarf eden talebelerine aynen ve eski zaman ihsan-ı İlâhî neticesi olarak şimdi yanımızdaki sermaye onların tayınlarıdır ve tayınlarına sarf edilecek. Ve kaç senedir benim yaptığım gibi, benim mânevî evlâtlarım, benim vereselerim aynen öyle yapmak vasiyet ediyorum. İnşaallah tam Risale-i Nur intişara başlasa, o sermaye şimdiki fedakâr, kendini Risale-i Nur’a vakfeden şakirtlerden çok ziyade fedakâr talebelere kâfi gelecek ve mânevî Medresetü’z-Zehra ve medrese-i Nuriye çok yerlerde açılacak. Benim bedelime bu hakikate, bu hale mânevî evlâtlarım ve has ve fedakâr hizmetkârlarım ve Nura kendini vakfeden kahraman ve herkesçe malûm kardeşlerim bu vasiyetin tatbikine yardımlarını rica ediyorum. Risale-i Nur itibarıyla bana hiç ihtiyaç kalmadığı için, âlem-i berzaha gitmek benim için medâr-ı sürurdur. Siz mahzun olmayınız. Belki beni tebrik ediniz ki, zahmetten rahmete gidiyorum.

“Çok hasta Said Nursî

“Evet, biz Üstadımızın bu vasiyetine şahidiz: Emirdağlı Çalışkan, Mustafa Acet, Safranbolulu Hüsnü, Ermenekli Zübeyir, Çoğollu Bayram

Bu vasiyetname de yukarıdaki iki vasiyetnamenin hükümlerini teyit etmek üzere kaleme alınmıştır.

5. Emirdağ Lâhikasında (s. 432) yer alan ve konu ile ilgili olan diğer bir mektup şu şekildedir:

“Evet, şiddet-i fakr ve istiğna ile hediye almamakla beraber, Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, yasak olmayan daktilo makinesiyle intişar eden Risale-i Nur’un verdiği sermaye ile, şimdi mânevî Medresetü’z-Zehra’nın dört beş vilâyetinde hayatını Risale-i Nur’a vakfeden ve nafakasına çalışmaya zaman bulamayan fedakâr Nur Talebelerinin tayınatına acip bir bereketle kâfi gelen ve Nur nüshalarının fiyatı olan o mübarek sermayeyi ben öldükten sonra da o hâlis, fedakâr kardeşlerime vasiyet ediyorum ki, altmış yetmiş sene evvelki kaidemi yetmiş sene sonraki şimdiki düsturlarıma aynen tatbik etsinler. İnşaallah Risale-i Nur’un tab’ serbestiyeti olsa, o düstur daha fazla inkişaf eder.

“Medâr-ı hayrettir ki, o eski zamanda evkaftan beş talebenin tayınatını Van’da Eski Said kabul etmiş, o az para ile bazan talebesi yirmiye, otuza, altmışa kadar çıktığı halde kendi talebelerinin tayınatını kendisi veriyordu. O kanaat ve iktisadın bereketiyle ve kendi beş altı mavzer tüfeğini satmakla istiğna kaidesini bozmadı. O zaman meşhur Tâhir Paşa gibi çok yardımcılar varken kaidesini bozmadı. O altmış yetmiş senelik düstur-u hayatının, bir işaret-i gaybiye ile altmış yetmiş sene sonra o kanaat ve istiğnanın bir meyvesi inâyet-i İlâhiye ile ihsan edildi ki, o kadar mahkemeler ve yasaklar ve müsadereler ve eski hurufla izin vermemekle beraber, kaç senedir dört beş vilâyet vüs’atindeki mânevî Medresetü’z-Zehranın fedakâr talebelerinin tayınatını Risale-i Nur kendisi hediye etti.

“Halbuki, o nüshaların bir kısm-ı mühimmini hediye olarak mukabelesiz etrafa ve âlem-i İslâm ve Avrupa’ya gönderdiği ve elindeki nafakasını Nurun teksirine sarfettiği halde, yine Nurun nüshaları acip bir tarzda hem kendine, hem o hâlis fedakârlarına kâfi gelmesi, eski zamandaki işaret-i gaybiyesinin bir güzel meyvesi ve bir hikmeti olduğuna kat’iyen kanaatim geldiğinden, vasiyetnamemin âhirinde beyan ediyorum:

“Bu vasiyetname benden sonra bâki kalan tayınat içinde de konulsun, tâ ki bazı insafsız insanlar ‘Bu Said günde beş on kuruşla yaşadığı ve kimseden para almadığı halde şimdiki mirası yüzer lira görünüyor, nerede buldu?’ dememek için bu hakikati izhar etmek münasip olur.

“Şimdi mânevî evlâtlarım, fedakâr hizmetkârlarım olan Zübeyir, Ceylân, Sungur, Bayram, Hüsnü, Abdullah, Mustafa gibi ve has ve hâlis Nurun kahramanları olan Hüsrev ve Nazif, Tahirî, Mustafa Gül gibi zatların nezaretinde o düsturumun muhafaza edilmesini vasiyet ediyorum.”

Bediüzzaman bu vasiyetnamesinde de isimler konusunda bir sınırlama getirmemekte, “gibi zatlar” diyerek, ismi verilenlerin diğerleri için “örnek kişiler” durumunda olduğunu göstermektedir.

6. Sikke-i Tasdik-i Gaybî’deki bir mektup ise konu hakkında bilhassa ışık tutucudur (s. 61):

“Ben vasiyetnamemi yazdığım aynı zamanda, gizli münafıklar, benim itimad ettiğim hizmetçilerimi zabıta tarafından yanıma gelmekten men ettikleri aynı vakitte, fırsat bulup, tanımadığım birisiyle, sabık dokuz defadan daha tesirli bir zehir bana yutturdular.

“Hem aynı zamanda, Tunuslu ve âlim kardeşlerimizden ve buraya kadar geçen sene beni görmek için gelip görüşmeden giden Hoca Haşmet, Yozgat’tan buraya yazıyor ki: ‘Said vefat etmiş, Risale-i Nur’un yüz otuz Risalesi muhafaza edilsin. Ta ki, ileride tab edeceğiz.’ Hem aynı zamanda Halil İbrahim’in vefatım hakkında bir hazin mersiye hükmündeki parlak mektubu, şakirtleri ağlattırdı.”

Vasiyetnamelerde adı geçmeyen ve fakat Risaleleri neşretmek isteyen bir talebenin bu mektubunun neşrine Bediüzzaman’ın izin vermesi, sayılan isimlerin sınırlı sayı olmadığını gösterir, denilebilir.

Anlatılacak olan manevî haklar konusunda Risale yayıncıları arasında işbirliğini ve kontrolü sağlayacak bir tür meslek birliğinin kurulmasının gündeme gelmesi de kaçınılmaz görünmektedir.

7. Gerçekten, Bediüzzaman’ın, talebelerine genel olarak yazdığı bazı mektuplarına “varislerim” hitabı ile başlaması da bu durumu göstermektedir.

Meselâ Emirdağ Lâhikasındaki (s. 122) bir mektubuna “Çok aziz, çok sıddık ve sadık kardeşlerim ve Risale-i Nur cihetinde emin ve halis varislerim”, diğer bir mektubuna (s. 337) “vârislerim olan Medresetü’z-Zehra erkânları”, yine bir mektubuna da (s. 115) “Aziz, sıddık kardeşlerim ve mübarek varislerim ve emin vekillerim” hitabıyla başlamaktadır.

Yine Emirdağ Lâhikasındaki bir mektubunda, (s. 262) “benim vârislerim genç Said’ler” demektedir.

Aynı eserdeki diğer bir mektubunda ise (s. 267) şunları yazmaktadır:

“Bayramdan bir miktar sonraya kadar burada kalmaklığımın bir sebebe binaen lüzumu var. Bir iki ay sonra Medresetü’z-Zehra erkânlarının kararıyla ve İstanbul ve Ankara üniversitelerindeki genç Said’lerin de muvafakatiyle nereyi benim için münasip görürseniz orayı kabul edeceğim. Madem hakikî vârislerim sizlersiniz ve şahsımdan bin derece ziyade dünyada vazifemi de görüyorsunuz. Bu hayat-ı fânideki son menzili sizin reyinize bırakıyorum.”

Bu mektuplarda “vârislerin” kimler olduğu ve daha da önemlisi sınırlı sayıda kişiden ibaret olmadığı geniş biçimde izah edilmiş olmaktadır.

8. Bütün bu bilgilerden, Bediüzzaman’ın, Risalelerin neşri konusunu “talebelerinin umumuna” tevdi ettiği ve gelirlerin harcanması hususunda da yine onları görevlendirdiği sonucu çıkarılabilir.

e) Vasiyetin vakfiye niteliği

Bediüzzaman’ın Risalelerin mülkiyeti ile ilgili beyanlarından ve vasiyetnamelerinden ortaya çıkan sonuç şu olabilir: Risaleler vakıf maldır ve bu vakıf mal kendisinin vefatından sonra, risaleler ona sahip çıkıp sadık kalacak olan talebelerinin tasarrufunda olacaktır.

Bu tasarruf yetkisi ve görevi, bir tür tüzel kişilik olan Nur Talebelerine aittir.

Ancak burada dikkat çeken üç husus vardır:

Birincisi: Bediüzzaman, Risaleleri vakfederken, “Risale-i Nurun şahs-ı manevisi” dediği manevî şahsiyet için bir hükmî şahsiyet (tüzel kişilik) kurmamıştır.

Türk Hukuku açısından, 1940’lı 50’li yıllar itibariyle, bir kitabın ya da bir külliyatın bir malvarlığı bütünü olarak vakfedilebilirliği ve vakıf tüzel kişisi için gerekli asgarî malvarlığını oluşturmak için yeterli olup olmadığı önemli bir meseledir. Bilinen bir emsal de yoktur.

Ancak, o günün şartlarında, hukuk düzeni açısından şeklen de olsa “yasak kitap” ya da “yasaklı bir kişinin kitabı” muamelesi gören Risalelerin, resmî sicile kayıtla vakfedilebilirliğinin mümkün olmadığı açıktır.

Bu durumda, tüzel kişilik kurulmamış olması bir tercihin değil, bir mecburiyetin sonucudur denebilir.

İkincisi: Bediüzzaman “Nur Talebelerinin şahs-ı manevîsi” dediği ikinci bir manevî şahsiyetten daha bahsetmekte ve Risalelerin neşri vazifesini yani Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini idare ve temsil görevini bu talebelerin oluşturduğu heyete vermektedir.

Bu ikinci şahs-ı manevînin de, “şahıs topluluğu türünden tüzel kişiler” olarak tarif edilen derneklere kıyasen, bir tür dernek olarak tüzel kişi haline gelmesi teorik olarak mümkünse de hem rejim ve ideoloji meseleleri dolayısıyla pratikte mümkün değildi ve hem de mümkün olsa idi dahi Bediüzzaman’ın böyle bir resmiyeti istemesi her halde beklenmezdi.

Üçüncüsü ve daha da önemlisi: Bediüzzaman Risalelerin devlet (Diyanet dairesi) eliyle yayınlanmasını çok önemsemiş, 1950’den sonra Demokrat Parti iktidarından ve Başbakan Adnan Menderes’ten bunu ısrarla talep etmiştir. Böyle bir yayın gerçekleşmiş olsa idi telif hakkı meselesi nasıl olacak idi, belirsizdir. Bu belirsizlikten, Bediüzzaman’ın telif hakkı ve malî haklar konusunu tali bir konu olarak gördüğü ve bu meseleyle özel olarak ilgilenmediği de anlaşılmaktadır. (Ancak yine de yukarıdaki vasiyetnamelerdeki bilgilerden de görüleceği üzere yayın çoğaldıkça gelir de artacak ve bu gelirler yeni hizmetkârların iaşesine sarf edilecektir. Böylece, yarıresmî yayın halinde de, gelirler, bir tür döner sermaye geliri gibi, Risalelerin neşir hizmetinde kullanılacak gelirlere katılacaktır.).

Diğer ifadeyle Bediüzzaman bir yandan Risalelerin neşri işini talebelerine vermekte, diğer taraftan Diyanet’in neşretmesini de istemek suretiyle bir tür kamusallaşmayı da arzu etmektedir. Bu durum ilk bakışta çelişki gibi görünse de kanaatimizce Bediüzzaman’ın bu tercihinin asıl sebebi, Risalelerin sıradan bir mülkiyet tartışmasının mevzuu olmasını önlemek ve sağlıklı bir biçimde neşrinin kendisinin vefatından sonra da devamını teminat altına almaktır. Bu amaç için gerekli olmadığından, resmîyete önem vermemiştir.

YARIN: RİSALELER ÜZERİNDEKİ FİKRÎ HAKLARA FSEK’TEN BAKIŞ

PROF. DR. AHMET BATTAL

Turgut Özal Ünv. Hukuk Fakültesi Ticaret Hukuku Öğr. Üyesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir