RİSALE-İ NUR’a bandrol engelinin hukukta benzeri yok

KÜLTÜR BAKANLIĞI’NIN RİSALE-İ NUR’A BANDROL ENGELİ 2. AYINI DOLDURURKEN, PROF. DR. AHMET BATTAL YASAĞIN HUKUKTA BENZERİNİN OLMADIĞINI SÖYLEDİ.

RİSALE-İ NUR’A BANDROL ENGELİNİN HUKUK TARİHİNDE BENZERİ YOK

BAKANLIK ŞAŞKINLIK İÇİNDE

Kültür Bakanlığı’nın “mirasçıları” gerekçe göstererek, Risale-i Nur’a bandrol vermemesini değerlendiren Hukukçu Prof. Dr. Ahmet Battal, “Bakanlık hak sahipliğinin nasıl ispat edileceği konusundaki ince ayrıntıyı gözden kaçırmış, öyle anlaşılıyor. Diğer eserler gibi mütalâa etmiş. Kararı böyle verip de bandrol başvurusunu reddettikten sonra iş ayrıntılı hale gelince bakanlık ‘eyvah’ diyor, ancak iş işten geçmiş. Bu işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor” dedi.

BAKANLIK YASAKÇI OLDU

Bakanlığın yaptığı uygulama ile aslında istemediği bir şey ortaya çıktığına dikkati çeken Prof. Dr. Battal, uygulamanın hukuk tarihimizde pek örneğinin olmadığını belirterek, “21 yıl önce bu eserlerin yasaklı olmadığını alenen duyuran ve Risale-i Nur Külliyatını yasaklı eserler listesinden çıkarıp satın alıp bütün kütüphanelere koyan, yani serbestliğin gereğini yapan Bakanlık, şimdi birdenbire eserin basımını engelleyen bir noktaya geldi. Bu garip bir durum” diye konuştu.

OY VERMEYEN YÜZDE 50 DİNE Mİ YÖNELİYOR?

İktidardaki partiye oy vermiş olan kitlelerin dinle-diyanetle arasının gittikçe daha iyi olduğunu ve özgürlüklerinin geliştiğini varsayalım. Peki ya iktidardaki partiye oy vermemiş olan diğer yüzde 50’lik kitle ne durumda? Onların dinle arası acaba iyi mi, iyiye mi gidiyor yoksa kötüye mi? Bugünkü iktidarın din adına icraatları bu kötüye gidişe etki yapmıyor mu? Yapıyorsa bu hem din hem de dinî hamiyet duygusuna sahip herkes için ciddî sıkıntıdır.

HEM CUMHURİYETÇİ HEM PADİŞAHÇI OLUNMAZ

Toplumsal genetiğimiz maalesef hâlâ padişahçı. Ben padişahçı değilim, her anlamda cumhuriyetçiyim. Cumhuriyet’in demokratik olmasından yanayım. Bir insanın hem cumhuriyetçi hem padişahçı olması mümkün değil. Padişahları zihinlerde bitiremedik. Bir padişahı çöpe attık, onun yerine bürokrattan oluşan binlerce padişahı yerine koyduk. Ceberut devlet anlayışını temsil ettiler. Biz o ceberut devlet anlayışını evirmeye, hizmetkâr devlete dönüştürmeye çalıştık, başaramadık. Çünkü her seferinde darbelerle, ihtilâllerle engellendi, mesafe alamadık.

Dindarların çoğu demokrasi ve şeffaflık talebinden uzak

Yeni Asya Gazetesi yazarı, hukuk profesörü Ahmet Battal, Risale-i Nurlara getirilen bandrol yasağının, hukuk dünyasında eşine az rastlanır bir durum olduğunu söylüyor. Bugün toplumsal ve siyasal olarak yaşanan sıkıntıların ise dindarların ortaya çıkardığı siyasal İslâmcılık fikrinden kaynaklandığını düşünüyor.

Prof. Dr. Ahmet Battal, Turgut Özal Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi, aynı zamanda Yeni Asya gazetesi yazarı. Son zamanlarda hem hukukçu hem yazar kimliğiyle yaptığı eleştirilerle gündeme geliyor. Alanlarından biri de fikrî mülkiyet hukuku olan Battal’a Risale-i Nurların neşri için getirilen bandrol yasağını, dindarların siyasetle olan ilişkisini, hukuk ve demokrasi için olmazsa olmaz AB sürecine dair değerlendirmelerini sorduk.

Fikrî mülkiyet hukuku, alanlarınızdan biri. Risale-i Nurlara bandrol yasağını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bandrol normalde ticarî kaygılarla düşünülmüş bir mesele. Oysa dinî eserlerin tipik özelliği ticarî kaygıdan uzak yazılıyor ve yayınlanıyor olması. Bir dinî eseri ticarî kaygılarla yazan kişinin eserini kimse okumaz, okusa da zaten kimse dinî açıdan yararlanamaz. Dolayısıyla dinî içerik taşıyan eserlerde bandrol taşıma meselesini farklı bir biçimde düşünüp çözmek lâzım. Risale-i Nur’a bandrol uygulamasının başka problemleri var.

Ne gibi problemler?

Sahibi hayattaysa eserin hem maddî hem manevî hakkı sahibine aittir. Başkalarına dilediği gibi yayınlama hakkı verebilir. Vefatından sonra yetmiş yıl süreyle kural olarak kanunî mirasçılarına aittir. Vasiyetname ile mirasçı atanmış ise elbette bu mirasçılarına aittir. Risale-i Nur için Bediüzzaman Hazretleri kanunî mirasçıları olarak, vasiyetname mirasçılarını da bir kenara bırakarak başka bir şey söylüyor. Eserlerinde ısrarla, ‘Risale-i Nur’a sahip çıkmak yönüyle bütün talebelerimin malıdır.’ diyor. Çünkü asıl mesele sahip çıkmak yani yayınlamak, ama bilhassa kelleyi koltuğa alarak yayınlamak, riske girerek yayınlamak, ticarî bir gelir elde etmek değil. Öncelikli mesele oradaki doğruların, dinî bilgileri, siyasî bilgilerin doğru şekilde aktarılmasını sağlamak.

Bugünkü kararın gerekçesi nedir?

Görünüşte sadeleştirme uygulamasının da bir sonucu olarak birçok insanın bakanlığa yaptığı başvuru üzerine Bakanlık, ‘Madem önüne gelen herkes eseri basıyor. Bunu engelleyelim, kim hak sahibiyse o bassın, hak sahipliğini ispat edene bandrol verelim, getirmeyene vermeyelim.’ demiş. Bunu derken bakanlık bu hak sahipliğinin nasıl ispat edileceği konusundaki ince ayrıntıyı gözden kaçırmış, öyle anlaşılıyor. Diğer eserler gibi mütalâa etmiş. Kararı böyle verip de bandrol başvurusunu reddettikten sonra iş ayrıntılı hale gelince bakanlık ‘eyvah’ diyor ancak iş işten geçmiş. Anladığım kadarıyla bakanlık da bu işin içinden nasıl çıkacağını bilemiyor. Aslında istemediği bir şey ortaya çıkmış oluyor. 21 yıl önce bu eserlerin yasaklı olmadığını alenen duyuran ve Risale-i Nur Külliyatını yasaklı eserler listesinden çıkarıp satın alıp bütün kütüphanelere koyan yani serbestliğin gereğini yapan bakanlık şimdi, birdenbire eserin basımını engelleyen bir noktaya geldi.

Niyeti bu değilse, şu an bu sorunu çözmeye çalışıyorlar mı?

Bakanlık ne yapacağını pek bilemiyor. Bir organizasyon kurmuyor, kuramıyor. Kurması da pek beklenmez belki. Sivil organizasyonların önüne bir mahkeme kararı getirmesini bekliyor. Mahkeme kararı da öyle kolay değil, fakat çok kısa vadede hemen çözülecekmiş gibi görünmüyor maalesef.

Risale-i Nur yayıncıları arasında anlaşmazlığa sebep olan noktalar neler?

Ortak noktaları genel olarak Risale-i Nurların sadeleştirme uygulamasını benimsemiyor olmaları. Sadeleştirme elbette yapılabilir, ama yapan kişi kendi adıyla yayınlamalı. Sadeleştirme yapanların, yapması gereken direkt sadeleştirme şeklinde değil de ‘Benim Risale-i Nur’dan anladığım budur.’ diyerek kendi anladıklarını yayınlama biçiminde olması. Genel olarak yayıncıların beklentisi bu. Aslına bakarsanız, eserin aslını korumak için gerekli olduğunu da düşünüyorum.

Nurcu cemaatlerin içinde gerçek Nurcu az

Geçen haftalarda TRT’nin haber diline yönelik yazınız çok konuşuldu. TRT’nin paralel devlet iddiasını kesin bir dille sunarken, Ergenekon terör örgütünden ‘iddia edilen’ diye bahsettiğini yazdınız. Daha sonra da ‘paralel’ olmakla itham edildiniz.

Yeni Asya’da beş senedir yazıyorum. Bu süre içinde okuyucuyu ayırmam gerektiğini gördüm. Gazeteye abone olup düzenli okuyan okuyucu ne demek istediğimizi biliyor. Bu tepkiler genelde internet okuyucularından geliyor. Bunların da bir kısmı sizi, yazdıklarınızı ve gazeteyi bir yere konuşlandırıyor. Sonrasında ya övüyor ya da eleştiriyor. Ben beş senedir hükümeti eleştiren yazılar yazıyorum. Gazetecinin görevi makul bir şekilde eleştirmek olmalı. Ben amatörüm, mesleğim bu değil, ama insanları uyarıyorum ve kendimce doğrularımı söylüyorum. ‘İnsanlar ne der?’ endişesinden uzağım. Ben kendimi biliyorum.

Bugünlerde hükümeti eleştirenlerin ‘paralel’ ithamı ile karşılaşması adiyattan gibi…

Beş sene önce Ergenekon için yazdığım yazılarda da hükümeti eleştirdiğim için Ergenekoncu deniyordu. ‘Kurunun yanında yaşı da yakmamalıyız. Bir terör örgütünün mensubu gibi düşünen insanlar terör örgütü değilse fikirlerinden dolayı yargılanmamalıdır.’ diyordum. Aynı şey bugün için de geçerli. Devlet içinde bir paralel yapı varsa bu paralel yapının mensubu olmayan kişiler paralel yapıdakilerle aynı fikirdeler diye suçlanmamalı. Fikir arkadaşlığı suç arkadaşlığı değildir. Eğer bir paralel yapı varsa, hükümet derhal bunu ortaya çıkarmak için hukuk devletine uygun, şeffaf ve demokratik yöntemlerle hareket etmeli, delilleri savcılara vermeli. İktidar sahiplerinin toptancı tavrını ise herkes eleştirmeli ve fikirlerini net bir şekilde söylemeli. Ama ülkemizde özellikle dindarlar, genelde devleti sevip önemsediği için devleti ve hele dindarların elindeki devleti eleştirmekten, demokrasiyi ve şeffaflığı talep etmekten uzaktır.

Bütün dindarlar böyle mi gerçekten?

Elbette ki hepsi değil ancak birçoğu devleti önemser. Bediüzzaman, ‘Nurcu ve topuzcu’ diye iki hizmet tarzı ayrımı yapıyor. ‘Nurcu’ dediğimizde nasihatçilik öne çıkıyor. Devletten uzak, gönüllü sivil ve şeffaf hareketler. Bunun zıddı da topuzculuk. Bu da topuzculuk, devlet kudretiyle, yürütme, yargı ve hatta basını da elde ederek insanları güçle bir yere yönlendirmeye çalışmak. Kanun çıkararak günahı yasaklamak gibi. Bizde dindarların büyük ekseriyeti topuzcu ne yazık ki. Hatta Nurcu cemaatlerin içinde de devletten uzak kalmayı başarabilen Nurcu az. ‘Ben Nurcuyum’ diyen cemaatlerin büyük kısmı zihninde büyük bir problem taşıyor. Ankara’da gözlemlediğim kadarıyla böyle, ama taşrada aynısı olmayabilir. Ankara’da Nurcu diyebileceğimiz gruplar içinde topuzculuk eğilimi var. Devleti gereğinden fazla önemseme. Devlet zorunu ifade eden hizmet tarzı topuzculukla, nasihati ifade eden Nurculuk arasına kesin bir çizgi koyuyor Bediüzzaman. Diyor ki, ‘Bir adam hem Nurcu hem topuzcu olamaz. Gündüz topuzcu akşam Nurcu oluyorsa bilsin ki gerçek hizmeti akşam hizmetidir, sabahki değildir.’ diyor.

Bu durumda dindarlar siyasetle ilgilenmemeli mi?

Herkes siyasetle ilgilenmeli. Türkiye’de dindarlar dediğimiz kitle, eğer beş vakit namaz kılanları kasdediyorsak yüzde 15’i, 20’yi ifade eder. Bu dindarların siyasette merkezi etki altına alarak yüzde 50’lik bir gücü arkalarına almaları bugünkü problemin ana kaynağıdır. Türkiye’de dindarlar siyasî merkezi, topuzla, güçle, yani bürokraside ve siyasette aktif aktör olarak ya da mevcuda rakip olarak değil, siyasetçiye de nasihat ederek etkilemeliydi.

AB SÜRECİNDEN VAZGEÇİLMEMESİ GEREKİR

Avrupa Birliği, vazgeçilmemesi gereken bir süreç. Bizi ıslah ediyor bu süreç. Bu birliğe girdiğimizde bizim onlardan iktisadî olarak alacağımızdan daha fazlasını Avrupa ve dünya bizden alacak. Biz AB’ye bir şeyler almak için değil, aslında bir şey vermek için giriyor olmalıyız. Doğru dini, doğru İslâmiyet’i göstermek için girmeliyiz. Bugün doğru İslâmiyet demek demokrasiyle bir arada yaşayabilen İslâmiyet demektir ve bunu gösterebilecek ilk ve tek ülke de Türkiye gibi görünüyor. İslâmın Batı karşısındaki en önemli engeli İslâm dünyasının içinde bulunduğu derbeder ve dağınık haldir. İslâmın istibdada ve zulme müsait bir din olduğu şeklinde vahim ve yanlış bir algı uyandıran bu halden çıkarsa, AB süreci sayesinde ve bir model ülke olarak önce Türkiye çıkar, Avrupa Birliği’ne girmeyi hak ederek, hakikî hürriyetle İslâmiyet’in bir arada olabileceğini gösterir ve böylece İslâm’ın da önünü açar. Değişim bu sebeple gerekli ve ben ümitliyim.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir