Kadere iman eden, kederden emin olur

..Kadere imân olmazsa hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere imân cihetine bakardım, musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve “Kadere imân etmeyen nasıl yaşayabilir?” diye hayret ederdim.

Kadere iman eden, kederden emin olur

Risale-i Nur’daki bütün mîzanlar ve muvazeneler, imanın saadet-i dünyeviyeye ve uhreviyeye medar meyvelerini beyan ederler. Ve o küllî ve büyük meyveler, bu dünyada gösterdikleri saadet-i hayatiye ve lezzet-i ömür cihetiyle her mü’minin imanı ona bir saadet-i ebediyeyi kazandıracak, belki sümbül verecek ve o surette inkişaf edecek diye haber verirler. Ve o küllî ve pek çok meyvelerinden beş meyvesi, meyve-i Mi’raç olarak Otuz Birinci Sözün âhirinde ve beş meyvesi Yirmi Dördüncü Sözün Beşinci Dalında nümune olarak yazılmış.

Erkân-ı imaniyenin herbirinin ayrı ayrı pek çok, belki hadsiz meyveleri olduğu gibi, mecmuunun birden çok meyvelerinden bir meyvesi, koca Cennet ve biri de saadet-i ebediye ve biri de belki en tatlısı da rüyet-i İlâhiyedir diye, başta demiştik. Ve Otuz İkinci Sözün âhirindeki muvazenede, imanın saadet-i dâreyne medar bir kısım semereleri güzel izah edilmiş.

İman-ı bi’l-kader rüknünün kıymettar meyveleri bu dünyada bulunduğuna bir delil, umum lisanında “Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-kederi” darb-ı mesel olmuştur. Yani, “Kadere imân eden gamlardan kurtulur.” Risale-i Kader’in âhirinde güzel bir temsil ile, iki adamın şâhâne bir sarayın bahçesine girmesiyle, bir küllî meyvesi beyan edilmiş. Hattâ ben kendi hayatımda binler tecrübelerimle gördüm ve bildim ki, kadere imân olmazsa hayat-ı dünyeviye saadeti mahvolur. Elîm musîbetlerde, ne vakit kadere imân cihetine bakardım, musîbet gayet hafifleşiyor görüyordum. Ve “Kadere İmân etmeyen nasıl yaşayabilir?” diye hayret ederdim.

Şuâlar, On Birinci Şuâ,

On Birinci Mesele, s. 234

***

“Risale-i Kader”den:

Kadere imân o kadar lezzetli, saadetlidir ki, tarif edilmez. Yalnız, şu temsil ile o lezzete ve o saadete bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:

İki adam bir padişahın pâyitahtına giderler, o padişahın mahall-i garâip olan has sarayına girerler. Biri padişahı bilmez, o yerde gasıbâne, sârıkane tavattun etmek ister. Fakat, o bahçe, o sarayın iktizâ ettikleri idare ve tedbîr ve vâridât ve makinelerini işlettirmek ve garip hayvanâtın erzakını vermek gibi zahmetli külfetleri görür, mütemâdiyen ızdırap çeker. O cennet gibi bahçe, başına bir cehennem gibi oluyor. Her şeye acıyor. İdare edemiyor. Teessüfle vaktini geçirir. Sonra da, o hırsız edepsiz adam, te’dib sûretiyle hapse atılır.

İkinci adam padişahı tanır; padişaha kendini misafir bilir. Bütün o bahçede, o sarayda olan işler, bir nizâm-ı kanunla cereyan ettiğini, Her şey bir programla, kemâl-i suhûletle işlediğini itikat eder. Zahmet ve külfetleri, padişahın kanununa bırakıp, kemâl-i safâ ile o cennet-misâl bahçenin bütün lezzetlerinden istifade edip, padişahın merhametine ve idare kanunlarının güzelliğine istinâden her şeyi hoş görür, kemâl-i lezzet ve saadetle hayatını geçirir. İşte “Men âmene bi’l-kaderi emine mine’l-kederi” sırrını anla.

Sözler, Yirmi Altıncı Söz, s. 434

LÛ­GAT­ÇE:

emin: Kalbinde korku ve endişesi olmayan, korkusuz, güvenilir.

mahall-i garâib: Çok acip ve hayret edilecek yerler, bölümler.

sârıkane: Hırsızcasına.

tavattun: Vatan edinmek.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir